Ondan önce, insanın kendisini merkeze koyma eğilimidir. Dünyayı kendi penceresinden yorumlaması, kendisini haklı görmeye yatkın olması, hatalarını gerekçelendirmesi ve kusurlarını perdelemesidir. Bu yüzden insanın en büyük yanılgılarından biri, kendisini olduğu gibi gördüğünü sanmasıdır.
Hayattaki birçok çatışmanın temelinde de bu vardır. Bir tartışmada herkes kendisini haklı hisseder. Kötü bir ilişkide iki taraf da mağdur olduğuna inanır. Bir başarısızlıkta sorumluluk çoğu zaman şartlara yüklenir. Bir başarıda ise payın büyük kısmı kendimize yazılır.
İnsan zihni bunu çoğu zaman bilinçli olarak yapmaz. Çünkü nefis bağırarak değil, fısıldayarak çalışır. Onu tehlikeli kılan da budur. Yanlış yaptırırken bile insana doğru yaptığı hissini verebilir. Bu sebeple insanın kendisi hakkındaki hükmü, başkaları hakkındaki hükmünden daha az güvenilirdir.
İnsan, yaratılışı gereği kendisini sever. Bu sevgi kötü değildir; aksine hayatın devamı için gereklidir. Hiç kimse kendisini tamamen değersiz görerek sağlıklı bir hayat sürdüremez. Fakat bu sevgi ölçüsünü kaybettiğinde, gelişimin önündeki en büyük engellerden birine dönüşür. Çünkü insan, sevdiğinde kusur görmekte zorlanır; savunur, korur, haklı çıkarır, mazur gösterir. İşte nefis tam da burada devreye girer.
İnsan başkasındaki kibri kolayca fark eder, kendi kibrini ise 'özgüven' olarak yorumlar. Başkalarının öfkesini 'agresiflik' diye niteler; kendi öfkesini 'haklı tepki' olarak görür. Başkalarının hırsını eleştirir; kendi hırsını 'hedef odaklı olmak' diye adlandırır. Kelimeler değişir, hakikat değişmez. Nefis gerçeği değiştirmez. Sadece gerçeğin adını değiştirir. İnsan ise çoğu zaman buna inanır.
