Okullarda yaşanan şiddet olaylarının hepsi kendi koşulları, failleri, mağdurları ve adli süreçleri olan ayrı olaylar. Hepsini tek bir sosyolojik nedene bağlamak doğru olmaz. Fakat peş peşe gelen bu olaylar bize okul hakkında daha büyük bir soru sorma hakkı veriyor: Okul bugün nasıl bir toplumsal ortamın içinde eğitim vermeye çalışıyor?
Öğretmeni yeniden dokunulmaz bir otorite haline getirmek çözüm değil.
Veliyi okuldan uzaklaştırmak da değil.
Çocuğu “yeni nesil çok kötü” diyerek suçlamak hiç değil.
Okulun yeniden sınırları olan bir kurum haline gelmesi gerekiyor. Öğretmenin pedagojik sınırı, velinin katılım sınırı, öğrencinin hakları ve sorumlulukları, yöneticinin çalışanına karşı sorumluluğu, dijital iletişimin sınırı…Çünkü sınırın olmadığı yerde özgürlük oluşmuyor her zaman.
Gitgide yalnızca kimin daha güçlü olduğuna bağlı bir ilişki oluşuyor. Son yirmi yılda çocuklara daha fazla söz hakkı verdik. Bu önemliydi.
Velileri eğitime daha fazla dahil ettik. Bu da önemliydi. Öğretmeni sorgulanamaz otorite olmaktan çıkardık.
Buna da ihtiyacımız vardı. Şimdi bu kazanımları kaybetmeden başka bir şeyi yeniden kurmamız gerekiyor o da birbirimizin sınırını tanımayı. Çünkü öğretmene yönelik şiddet, yumruğun atıldığı gün başlamıyor.
Bir çocuğun öğretmenine vurduğu anda ortaya çıkmıyor. Bir velinin okul kapısında bağırdığı gün de başlamıyor.
Çok daha önce, yetişkinlerin birbirine nasıl davrandığında, çocuğun önünde öğretmenin nasıl konuşulduğunda, sınır koymanın nasıl yorumlandığında, kurumun çalışanını ne kadar koruduğunda, çocuğa hayal kırıklığıyla ne yapacağının nasıl öğretildiğinde şekilleniyor.
Çocuklardan şiddete başvurmadan çatışmayı çözmelerini bekliyoruz. Peki son yirmi yılda onlara izlemeleri için nasıl bir yetişkin dünyası bıraktık?
