Bence ilk adım, satışı ne baştan bir hedef ne de bir kaçış olarak görmek. Şirketinizi kurarken kendinize dürüstçe sorun: Ben bu işi on yıl, yirmi yıl yönetmek mi istiyorum, yoksa belli bir noktaya kadar büyütüp daha güçlü birine mi devretmek istiyorum? Bu sorunun cevabı, ortaklarınızı seçerken, yatırım alırken, ekip kurarken vereceğiniz her kararı etkiler.
Satış masasına oturacaksanız, sadece rakama bakmayın. Ekibinize ne olacağını, ürünün nereye gideceğini, kendinizin hangi rolde kalacağını da konuşun. Yirmi yıllık ticaret hayatımda gördüğüm en pişman satıcılar, en düşük fiyata satanlar değil, neyi sattığını tam olarak anlamadan imza atanlardı. Masada konuşulmayan her konu, imzadan sonra bir sorun olarak geri döner.
Satıştan sonra ise elinize geçen imkânı bir son değil, bir başlangıç olarak görün. Dünyada güçlü girişim ekosistemlerinin ortak özelliği, şirketini satan kurucuların ekosistemi terk etmemesidir. Melek yatırımcı olurlar, akıl hocalığı yaparlar, yeni şirketler kurarlar. Paranın ve tecrübenin ülkede kalıp yeniden dolaşıma girmesi, bir satışın gerçekten başarı olup olmadığını belirleyen asıl ölçüttür.
Devlete ve büyük şirketlerimize düşen bir rol de var. Türk girişimlerinin neden hep yabancılara satıldığını da sormamız gerekiyor. Bizim büyük holdinglerimiz, bankalarımız, sanayi şirketlerimiz neden bu girişimleri satın alan taraf olmuyor? Yerli bir alıcı, satılan şirketin karar merkezinin ülkede kalmasını sağlayabilir. Bu da hem yeteneğin hem de birikimin burada kalması demektir. Bu konuda atılacak her adım, ekosistemin geleceği için çok değerli olur.
Değerini bilmediğin şeyi, değerini bilen her zaman senden önce alır.
