

Bunun doğal sonucu olarak da ülkemize gelen oyuncuların kalitesi düşüyor. Üstüne bir de kur farkını ekleyin… Sonuç: Avrupa’da forma bulamayan oyuncular için adeta bir “son şans ligi.”
Ama asıl çarpıcı veri başka: Oyun akıcılığı, yani topun oyunda kalma süresi… Türkiye ortalama 52,04 dakika ile listenin alt sıralarında. Yani biz aslında futbol değil, düdük dinliyoruz.
Dünya Kupası’na 24 yıl sonra katılabilmemizi de hâlâ “başarı hikâyesi” diye anlatıyoruz. Oysa bu, sistemin ne kadar geride kaldığının en net göstergelerinden biri.
Bu tablo neden böyle? Sebep çok. Ama en belirgini şu: Kulüplerimiz oyuncu yetiştirmek yerine transfer etmeyi tercih ediyor. Yani üretim yok, ithalat var. Tanıdık geldi mi? Ekonomide neyse futbolda da o. Üretmeden büyümeye çalışan herkes gibi, kulüplerimiz de borçla yaşamaya mahkûm.
Bir de işin “görünmeyen kahramanları” var: Hakemler ve onları yönettiği iddia edilen yapı… TFF içinde bir lobinin, hakemler üzerinden ligi şekillendirdiği konuşuluyor. Bu işin sadece bir kulüple sınırlı olduğunu düşünmek ise fazlasıyla iyimser olur.
İstatistikler mi? Onlar da konuşuyor:
Kosova – Türkiye: 22 faul
Trabzonspor – Galatasaray: 28 faul
Fenerbahçe – Beşiktaş: 30 faul
Premier Lig ortalaması: 21-22
Türkiye ortalaması: 26-30
Yani bizde temas varsa düdük var. Hatta bazen temas yoksa bile var.
Türk hakemleri, her temasa faul çalarak futbolu durdurma konusunda dünya markası olma yolunda ilerliyor. Pozisyonu süzmek yerine, oyuncunun “ikna kabiliyetine” göre karar vermek adeta yeni standart.
Sonuç? Türkiye’de faul almaya alışan futbolcu, Avrupa’ya çıkınca neye uğradığını şaşırıyor. Çünkü orada hakemler “kendini yere atma sanatına” henüz saygı duymuyor.




